-
selam. yıllar sonra ilk kez yaşadığımı hissediyorum bir süredir. yoğunum, yoruluyorum. bölündüm, ama dağılmıyorum. mutluyum falan fistan. ama şu an, evet, tam da şu an yağmur yağarken ve “ben gene sana vurgunum” un korhan futacı ve kara orkestra yorumunu loopa almışken, triplerdeyim ve bi şiler yazmak istedim. aslında tam tersi, triplerdeyim ve şarkı ile yağmur da tuzu biberi oldu.
iki yıl istanbul üniversitesi’nde jeoloji mühendisliği birinci sınıf okudum. sonra baktım sevemiyorum, baktım sevemediğim için yapamıyorum ve bi şiler bi şiler olup bitiyo hayatımda ve ben mutsuzum, “bu böyle olmaz” dedim, kaçtım. istanbul’dan, ailemden, arkadaşlarımdan ilk kez ayrıldım. eskişehir maceram da böyle başladı. sıfırdan başlıyorum her şeye dedim. temiz bir sayfa açıyorum dedim. saçımı da kestirdim kısacık, yetmedi turuncuya boyattım. böyle “radikal kararlar alıyorum lan ben”e kaptırdım iyice kendimi. sonra geldim eskişehir’de de çuvalladım.
yanlış insanlarla tanıştım, yanlış kararlar aldım, yanlış yollarda yürüdüm. ha bu vesileyle doğru insanlarla da tanıştım, doğru kararlar da aldım, olgunlaştım da. bir sürü şey tecrübe ettim. hayatımın en korku dolu anlarını da yaşadım, en onurlu sayacağım anlarını da… birini sevdim, birilerine değer verdim, birileri için “var oldum” da. ancak dedim ya, yanlış yollarda yürüdüm diye. yine… bir kez daha yolumu çizmeye ihtiyacım vardı, çizdim. bu sefer hiç oldum. tüm o insanlar, tüm o yaşanmışlıklar hiç oldu. gerçekten bak. hiç olmamıştım sanki. toparlanamadım. hiç yalnız kalmamıştım hayatımda, yalnız kaldım. 1 yılda pek yaşayamadığım (elbet ikamet ettiğim, ama yaşayamadığım), iki mekan haricinde hiç de bilmediğim bir şehirde yapayalnız kaldım.
hiç hayatının senin elinde olmadığını hissettiğin oldu mu? dur. tam anlatamadım. şöyle diyeyim… yaşıyorsun, ama öylesine yaşıyorsun işte. temel ihtiyaçlarını karşılıyorsun, belki üç kitap okuyup, beş film izliyorsun, ama olmasan da olur. “niye varım ki?” dediğin işte… ben az çok anlattığım üç-dört yılın sonunda aynen böyle oldum. tutunmak istediğim her şey de elimden kayıp gidiyordu. ben de yakınıyordum, sanki ben o iradeyi gösteriyormuşum da, buna rağmen bunu yaşıyormuşum gibi… ama bir gün bir arkadaşım, hem de hayatımda kırılma noktası olacak bu cümleyi kuran kişinin o olacağına hiç ihtimal vermeyeceğim bir arkadaşım, “olman gereken yerde oluyorsun, ama hep geç oluyorsun be ayça.” dedi. belki öylece ağzından çıkmış bir cümleydi. hatta öyleydi bence. üzerinde pek düşünülmemiş, benim yakınmalarımdan, depresif halimden sıkılmış bir arkadaşın kuracağı alelade bir cümleydi belki. ama tokat gibi çarptı o cümle yüzüme.
toparlamaya başladım hayatımı. bir anda toparlamadım tabii. bi ivme var sonuçta. yavaş yavaş hayatıma daha da hakim oluyorum her gün. hem okul, hem açıköğretim, hem iş, hem sinema atölyemiz, hem kısa film festivali’nde payıma düşen naçizane işler, hem tiyatro atölyesine yancılığım derken, 6 yıl sonra ilk kez yaşadığımı hisseder oldum. bu dünyada ben de bir şeyim işte hissi var yine. bunları da belki bilahare detaylı anlatırım.
yazma isteğimi körükleyen başa, sonda gelecekmişim demek. gevezeyim biraz, farkındayım. nooldu biliyor musun? mutluyum, mutluyum diyip kendi tekerime çomak soktum. acıların kadını bergen misali yıllarca yaşanmadık saçmalık kalmadı, tam toparladım, tam kendime geldim derken 14 yaş ergen liseli hallerime geri döndüm. nasıl oldu, ne zaman oldu hiçbir fikrim yok. ne zaman olduğunu tabii biliyorum da… nasıl olduğunu gerçekten bilmiyorum. hiç iplemezken, eaaağmaaan diyip geçerken, “ben gene sana vurgunum”un sözleriyle dertlenip sigara yakacak raddeye nasıl geldim allaaanı seven bana da anlatsın. ve şarkının sözleri o kadar güzel özetliyor ki şu yazıyı, salla okuma sen bu yazıyı.
-
van
99 depreminde ilkokulu yeni bitirmiş, o yazın sonunda yeni bir okulda ortaokula başlayacaktım. yaşım henüz 11’di. yani dün kaybettiğimiz serhat’tan bir, yunus’tan iki yaş küçüktüm sadece. depremin ertesi günü ya da iki gün sonrası, hatırlamıyorum, bir arkadaşımın ailesiyle birlikte öldüğünü okudum gazetede. 11 yaşındaki bir çocuk için 11 yaşındaki arkadaşının ölümü çok… çok neydi bilmiyorum. maaile anneannemin yaşadığı apartmanın bahçesinde yatıp kalkıyorduk. geceleri çiyden yatağımız ıslanmış uyanıyorduk sabaha. üşüyorduk. mevsim ağustos’tu, istanbul’daydık ve üşüyorduk. yangın çıkan tüpraş için “patlayacak, patladığında da marmara havaya uçacakmış.” iddiaları en unutamadığım şey. kendimi “öleceğiz” e şartlandırmıştım. şartlandırmamıştım aslında. çocuktum ve gerçekten öleceğiz diye düşünüyordum. “keşke arkadaşlarımı son bir kez görebilseydim” i diliyordum. o zaman 9 yaşında olan kardeşimin, sonralarda söylediğine göre sürekli şu cümleyi kuruyormuşum: “bu attığımız son adım olabilir”, “bu aldığımız son nefes olabilir”. attığım son adım ya da aldığım son nefes olmadı. istanbul’daydık, mevsim ağustos’tu, evimiz sağlamdı ve ailem, akrabalarım yanımdaydı. ancak o 11 yaşındaki çocuğun “öleceğiz” korkusu hiç terketmedi beni. yine deprem olduğunda gözlerim kararıyor, kalbim yerinden çıkacak gibi oluyor ve yalnız kaldığımda geceleri uyuyamıyorum. biliyorum, yüz binlerce, hatta milyonlarca insan tebessüm eder şu yazdıklarımı okusa. çünkü o depremde onların yaşadıklarının yanında, benim yaşadığım solda sıfır kalır.
23 ekim 2011. van’da deprem oldu ve hemen ardından sosyal medyada sayısı azımsanamayacak bir kitle, tüm faşizanlığıyla “ağlama sırası sizde”, “allah’ın sopası yok”, “ilahi adalet” cümlelerini dizdi peşi sıra. o yazılanları gördüğüm an insanlığa, ülkenin geleceğine dair umudumun bittiği andı. çok ağladım fakat ilerleyen saatlerde umudum tazelendi. zira sosyal medyada -ki bu twitter oluyor- insanların örgütlenmesi ve yardım çağrıları sonucu, özellikle kurumsal hesaplara tek tek bu çağrıları yağdırmaları sonucu, üniversite kulüpleri, dernekler, şirketler, spor kulüpleri, belediyeler, özel tiyatrolar, cafe/barlar, vb yardım tırları yolladılar bölgeye. hatta pazar günü bir yardım konseri bile düzenlenecek. bunu sadece 3 günde başardı insanlar. peki şimdi ne oluyor? iddialara göre, belediye başkanı bdp’li olduğundan, deprem koordinasyonunun dışında tutuluyor. sonuç? 3. gün bitmiş, insanlar hala “depremden değil soğukta donarak öleceğiz” diye haykırıyor. çadır yok! yıkılan bina sayısı 1000, hasarlılar da cabası ve dağıtılan çadır sayısı 7000! tuvalet de yok! yıllardır deprem vergisi toplanmasına rağmen gerekli ve yeterli yardımı devlet değil vatandaş sağlıyor. devlet de uluslararası yardımları ve yabancı arama kurtarma timlerini önce reddediyor, şimdi de 30 ülkeden çadır ve prefabrik konut talep ediyor. gelen yardımların ulaşmadığı söyleniyor. ptt yardımları valiliğe postalıyor, depremzedeler yardımlar kendilerine ulaştırılmayınca valiliğe yürüyor. polis de vatandaşa biber gazı sıkıyor. birileri vergilerin hesabını sormaya kalkışınca sansüre uğruyor. kısacası merkezi yönetim yerel yönetimi dövüyor ve bölge halkını ölüme terk ediyor. 3 gün önce götürülmesi gereken yardım, yarın götürüldüğünde yüzlerce cana mal olmuş oluyor. yunus’un, serhat’ın canına mal oluyor. bunun vebalini taşıyabilecek misiniz acaba?
not: iyilerin ve sosyal medyanın gücü (tıklayın)
-
bu ara bu dizileri izledim

Bored to Death || http://www.imdb.com/title/tt1255913/
aslında ilk sezonunu yazın izledim. bayağı da sarmasına rağmen ikinci sezonu neden daha yeni bitirdim bilmiyorum. jonathan ames (jason schwartzman) sadece bir kitabı ve edition dergisinde yazıları yayınlanan bir yazar. pek başarılı değil. ota ve beyaz şaraba bağımlılık derecesinde düşkün. sevgilisi tarafından bu sebeplerle terk edilince de craigslist’e dedektiflik ilanı koyuyor ve “olaylar gelişiyor”. her başı sıkıştığında imdadına koşan bi adam var, george christopher (ted danson “sometimes you wanna go where everybody knows your name!”), derginin yayıncısı. o da seks ve ot bağımlısı. bir de en yakın arkadaşı var, ray (zach galifianakis), onun da “super ray” adında bi çizgi romanı var. süper gücünün, süper büyük penisi olduğu… şimdi bu üç tipi bir araya getirip, her bölüme jonathan’ın ve kimi zaman diğerlerinin de dahil olduğu dedektiflik maceralarını ekleyince ortaya bayağı eğlenceli bir şey çıkıyor. hbo’dan izlediklerim arasında kötü dizi çıkmadı zaten henüz. yalnız bu ekibin duygusal ve diğerlerine göre daha aklı başında tipini zach galifianakis’in oynaması da ayrı bir olay.
=====
Ringer || www.imdb.com/title/tt1819654/ sı-kıl-dım! sıkıldım da sıkıldım. bir sarmadı. bir o gerilimi hissedemedim. yine de dur dedim civciv çıkaar, kuş çıkaar, beklemek lazım. işte son bölümde, dördüncü bölümde ilgimi çeker gibi oldu. sonra baktım, n’olmuş ne değişmiş dizide diye. yönetmen değişmiş. sonra bir daha baktım ki her bölümün yönetmeni başka. ilginç. hikaye şu, sarah michelle gellar, siobhan ve bridget adında ikizleri oynuyor. bridget hapse girecek. fakat bir cinayete tanık olmuş, tanıklık ederse girmeyecek hapse. ancak katil dışarda, bridget’ın peşinde. o da bir sebeple yıllardır kendisiyle görüşmeyen ikizinin yanına sığınıyor. sonra tekneyle açılıyorlar. devamı hikayenin kendisi, ama yazarsam da spoiler olur. jude law diyeyim, matt damon diyeyim anla sen onu.
=====

Community || http://www.imdb.com/title/tt1439629/
daha önce evde, tvde denk geldikçe izliyodum. fakat sonunda dedim, “olmaz öyle şey! öyle dizi mi izlenirmiş?!”, oturdum baştan izledim. ikinci sezonda dizi daha da coşuyormuş, iyi ki izlemişim. hele abed’e pulp fiction temalı doğum günü partisi düzenledikleri bir bölüm var ki… fotoğraflar linkte (http://tinyurl.com/47ys9gj) cast ayrıca müthiş. joel mchale insan değil. mümkünse bir daha bilardo oynasın. danny pudi, jim rash, chevy chase ve daha da büyüğü ken jeong!! bi de abed is the new fez benim için. zaten jim rash’i de her gördüğümde that 70’s show’a da mı başlasam sıfırdan diyorum.
=====
Hart of Dixie || www.imdb.com/title/tt1832979/henüz iki bölüm yayımlandı. ben de oo jaime king dedim, bi bakalım bakalım dedim. sonra baktım ki özlemişim böyle kasabalı, bana “gilmore girls” ü hatırlatan, liseliliğime geri götüren bir diziyi, “ben bunu izlerim arkadaş!” dedim. şimdiiii tam bir new york hanfendüsü dr. zoe hart ki rachel bilson oluyor kendisi, babası gibi başarılı bir kalp cerrahı olmak istiyor. gayet de başarılı oluyor falan ama duygusuz, öküz biraz. hastalar hasta değil, insan değil, ameliyat edilmesi gereken bir kalpten ibaret sanki. bu yüzden buna diyorlar ki “git bi yıl pratisyenlik yap, öyle gel.”, bu da new york’da iş olmadığı için, yıllar önce mezuniyet konuşmasından çok etkilenen, “gel benim kliniğimde çalış. gel de gel.” diyen adamın kliniğine gidiyor, sweet home alabama’ya. sonrası hayırlısı işte.
-
sivas ‘93

Bundan 18 yıl önce, 35 can yakıldı Sivas’ta. Onlarca aydın… Önce yakıldıkları otelin altına “et lokantası” açıldı. Müze olması talebi de reddedildi hep. “Kültür Merkezi” oldu en son. Bu merkezin duvarında katillerle maktullerin adları yan yana yazılarak, “anıldılar” sözde. Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok Akatlı isyan etti, “Saldırganla mağdurun adını birlikte yazmak şuursuzluk ya da aymazlık değildir. Bu bilinçli yapılmış bir tercihtir. Meydan okumadır, gözdağı vermektir, kudret göstermektir, vicdansızlıktır, hakarettir, saygısızlıktır.”. “Sizin hiç babanız yandı mı?” dedi. Ne acı… Bunu dahi söylettirdiler. Artık anmaların otelin önünde yapılmayacağını açıkladılar. 33 yıl Taksim’i kazanma mücadelesi sona erdikten sonra, bu sefer de bunu yaptılar. “Ne istiyorsunuz bizden? Hala ne istiyorsunuz?” diye haykırası geliyor insanın. 18 yıl içinde farklı iktidarlarda, farklı muhalefetlerde yapıldı tüm bunlar, ama hep aynı elle yapıldı. Unutmayın onları, unutturmayın olanları! Tüm olan biteni Aziz Nesin’e yıkmaya çalışanları…
“bilici hadi söyle beni bekleyen ne,
suya bak, aleve sor, göçebe rüzgarı dinle.
yeni bir kente gideceğim burdan.
ne uğurlayan olacak beni,
ne orda karşılayan güvermiş bir sevinçle.
…
işte rüzgarın çözüldü dili, duyuyorum.
alev sardı odunları,
kara toprak aydınlandı, görüyorum.
ama giden gitti, ne gelir elden!
acı, ah acı; acımasız biliyorum”
metin altıok -
çocukluğum, “elleeaam n’olur blue jean bu ay backstreet boys posteri vermiş olsun.” dualarıyla geçti. minik dualar. genç kızlığı 80’lere, 90’lar başına denk gelenler de aynı cümlenin “new kids on the block” nesnelisini kurmuşlardır. adamlar dünya turnesine çıkmışlar birlikte. bu da 3 haziran’daki today show, rockefeller plaza’dan. nick carter sözüm sana! posterlerinizde seni öpüp öpüp az mı uykuya daldım sarı sarı, sarı çiçeğim?
-
cocuklar ve hayvanlar (mor ve otesi)
burak güven’i ayrı, mor ve ötesi’ni ayrı seviyorum. dinleyene “aa inanmıyorum! mor ve ötesi dinleyen biri!” denilen zamanlardan beri seviyorum. olumsuz eleştirildiklerinde, “davayı sattılar” dendiğinde, en yakın arkadaşımı hırpalıyorlar gibi üzülüyorum. biraz saçma bir şey, farkındayım. bi de bu aralar evimi, ailemi çok özlüyorum.
“seninleyim
mutluluk kalbimde çözülmüş
ulaşamaz bana yanlış sesler
senleyim
rüyadan farksız
kaybolursam şarkı söyle
senleyim
rüyadan farksız
tek özleyen sen değilsin
senleyim
şansımız artmış
kaybolursam şarkı söyle
kaybolursam şarkı söyle
kaybolursam…”bu şarkı benim için çok özel tamam mı?
-
"zulm ile abad olanin ahiri berbad olur"
metin lokmacı için “tabi bu arada bir tanesi de kalp krizi geçirerek, kimliğini bilmiyorum, üzerinde durma gereği de duymuyorum.” diyerek, ailesine bir baş sağlığı dileme gereği dahi duymuyor tayyip erdoğan.
sırrı süreyya önder de ”metin öğretmeni tanırdık biz. devrimci, demokrat, toplumsal sorumluluk bilinci yüksek ve her anlamda bu tür etkinliklere birinci elden katılmayı bir görev sayan eşsiz bir eğitimcimizdi.” diye bahsediyor, “su haktır satılamaz” demenin bedelini canıyla ödeyen metin lokmacı’dan.
“hopa’da toma’nın ne işi var? hopa’ya siz, “birbirinize girin” deseniz, kimse kimseye ağır laf söylemez. ne demiş? “benim deremi sattırtmam arkadaş” demiş. benim derem dediği de kendinin tapulu malı değil. bu dünyanın kurdunun, kuşunun. bu dünya üzerinde rızkı, söz hakkı, yaşama hakkı olmasını savunan bir bilinç var orada. nefret ediyorlar bundan.” da diyor sırrı süreyya önder. tabii nefret ederler. demokrasi mi? demokrasi ne arar la türkiye’de?
-
83. Oscar Odulleri Kazananlari
4 boş, 8 yanlış, 12 doğru ile tahminlerime göçtüm desem yeridir.
Best Picture: The King’s Speech
Directing: Tom Hooper
Actress in a Leading Role: Natalie Portman
Actor in a Leading Role: Colin Firth
Actress in a Supporting Role: Melissa Leo
Actor in a Supporting Role: Christian Bale
Animated Feature Film: Toy Story 3
Foreign Language Film: In a Better World
Short Film (Animated): The Lost Thing
Writing (Adapted Screenplay): The Social Network
Writing (Original Screenplay): The King’s Speech
Film Editing: The Social Network
Art Direction: Alice in Wonderland
Cinematography: Inception
Music (Original Score): The Social Network
Music (Original Song): We Belong Together (Toy Story 3)
Sound Mixing: Inception
Sound Editing: Inception
Makeup: The Wolfman
Costume Design: Alice in Wonderland
Documentary (Short Subject): Strangers No More
Short Film (Live Action): God of Love
Documentary (Feature): Inside Job
Visual Effects: Inception -
83. Oscar Odulleri Tahminleri

“İnsanoğlu kuş misali…” derler ya hep, hakikaten de öyle. Sabah Kadıköy Rıhtım Mado’da kahvaltıyla başlayan günümü, akşam Eskişehir’de Black Swan’ı izleyerek noktaladım. Yeni güne ise Oscar Ödülleri’nin Kırmızı Halı görüntüleri ile başlayacağım. Hayır, maalesef Hollywood’daki Kodak Theatre’da değil, tv başında. İnsanoğlu kuş misali de o kadar da değil tabii ki.
Yine tahminlerimi yapayım dedim son birkaç saat kala. Yüzüklerin Efendisi’nin son filmiyle tüm ödülleri silip süpürdüğü seneden beri takip ettiğim bu ödül törenini, ilk kez tüm filmleri izleyip de izleyeyim bu sene dedim. Bir yerden sonra görev bilinciyle izliyormuşum gibi bir hal aldı ve tadı kaçtı. Ben de bıraktım. İzlemediklerim: Biutiful dışındaki yabancı film adayları, Gasland dışındaki belgesel adayları, kısa animasyon adayları, kısa film adayları, makyaj adayları, kısa belgesel adayları ile Harry Potter, Salt, Tron, Unstoppable, Country Strong, Tangled, Hereafter, Iron Man 2, The Tempest ve I Am Love. Baya baya izlememişim ben yahu. Neyse… Geç olsun güç olmasın. İzlenir elbet.
Şimdi cnbc-e derginin Oscar rehberinde işaretledikten sonra görüyorum ki gönlümden geçenlerle tahminlerim çoğunlukla aynı. Aynı olmayanları parantez içinde yazacağım. Parantez içindekiler, “and Ayçö’s Oscar goes to…” lar.
1. Actor in a Leading Role: Colin Firth2. Actor in a Supporting Role: Christian Bale
3. Actress in a Leading Role: Natalie Portman
4. Actress in a Supporting Role: Melissa Leo (Hailee Steinfeld alsın isterdim.)
5. Directing: David Fincher (Nolan’ın aday gösterilmemesine kızgınlığım ancak Aronofsky bu ödülü alırsa geçer. Keh keh)
6. Best Picture: The Social Network ya da Black Swan (Bence ya Black Swan’a ya da Inception’a gitsin. Hadi be akademi be?)
7. Animated Feature Film: Toy Story 3
8. Foreign Language Film: Hiçbir fikrim yok; ama buna rağmen Biutiful alsın istiyorum.
9. Writing (Adapted Screenplay): The Social Network
10. Writing (Original Screenplay): Inception
11. Cinematography: Inception
12. Art Direction: The King’s Speech
13. Documentary (Feature): Exit through the Gift Shop
14. Documentary (Short Subject): -
15. Film Editing: Black Swan
16. Costume Design: The King’s Speech
17. Makeup: The Wolfman
18. Music (Original Score): The Social Network
19. Music (Original Song): If I Rise (127 Hours)
20. Short Film (Animated): -
21. Short Film (Live Action): -
22. Sound Editing: Inception
23. Sound Mixing: Inception
24. Visual Effects: Inception
-
68. Altin Kure Odulleri Kazananlari
1. Best Motion Picture - Drama: The Social Network
2. Best Performance by an Actress in a Motion Picture - Drama: Natalie Portman | Black Swan
3. Best Performance by an Actor in a Motion Picture - Drama: Colin Firth | The King’s Speech
4. Best Motion Picture - Comedy or Musical: The Kids Are All Right
5. Best Performance by an Actress in a Motion Picture - Comedy or Musical: Annette Bening | The Kids Are All Right
6. Best Performance by an Actor in a Motion Picture - Comedy or Musical: Paul Giamatti | Barney’s Version
7. Best Animated Feature Film: Toy Story 3
8. Best Foreign Language Film: In a Better World (Denmark)
9. Best Performance by an Actress in a Supporting Role in a Motion Picture: Melissa Leo | The Fighter
10. Best Performance by an Actor in a Supporting Role in a Motion Picture: Christian Bale | The Fighter
11. Best Director - Motion Picture: David Fincher
12. Best Screenplay - Motion Picture: Aaron Sorkin | The Social Network
13. Best Original Score - Motion Picture: Trent Reznor, Atticus Ross | The Social Network
14. Best Original Song - Motion Picture: “You Haven’t Seen the Last of Me” | Burlesque
15. Best TV Series - Drama: Boardwalk Empire (HBO)16. Best Performance by an Actress in a TV Series - Drama: Katey Sagal | Sons of Anarchy
17. Best Performance by an Actor in a TV Series - Drama: Steve Buscemi | Boardwalk Empire
18. Best TV Series - Comedy or Musical: Glee (Fox)
19. Best Performance by an Actress in a TV Series - Comedy or Musical: Laura Linney | The Big C
20. Best Performance by an Actor in a TV Series - Comedy or Musical: Jim Parsons | The Big Bang Theory
21. Best Mini-Series or Motion Picture Made for TV: Carlos (Sundance Channel)
22. Best Performance by an Actress in a Mini Series or Motion Picture Made for TV: Claire Danes | Temple Grandin
23. Best Performance by an Actor in a Mini Series or Motion Picture Made for TV: Al Pacino | You Don’t Know Jack
24. Best Performance by an Actress in a Supporting Role in a Series, Mini Series or Motion Picture Made for TV: Jane Lynch | Glee
25. Best Performance by an Actor in a Supporting Role in a Series, Mini Series or Motion Picture Made for TV: Chris Colfer | Glee





